Türkiye referandum sonrasında, demokratikleşmenin yoğun bir şekilde tartışıldığı bir döneme yeniden girdi. Referandumda “Evet” yanıtının çıkması toplumun yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğunu gösteriyor ve yeni bir anayasa yapmanın imkânını sağlıyor. Yapılan anayasal değişikliklerin askeri vesayetin gücünü azalttığı oranda demokratikleşmenin önünü açtığını söylemek mümkün. Referandumun hemen sonrasında yargı yapısındaki değişimler, demokratikleşme tartışmaları, Kürt sorununun çözümü, başörtüsü meselesi gibi kadınların yaşamlarını da derinden etkileyen konular yeniden gündeme geldi. Ancak, bu konuların tartışılış biçimine ve hukuki vakalara bakıldığında, gündelik hayatta ordunun ve militarizmin gücünün azaldığı ya da önümüzdeki süreçte azalacağına dair işaretler gördüğümüzü söylemek oldukça zor. Şüphesiz bu konular ve yeni anayasa önümüzdeki dönemin çok fazla konuşulan konuları arasında yer almaya devam edecek. Yeni anayasanın Türkiye’de tüm ezilen ve yok sayılan kesimlerin, ükenin yarısını oluşturan kadınların taleplerini kapsaması ve kültürel çoğulcu bir perspektifle oluşturulması için kadınlara, kadın örgütlerine ve toplumsal muhalefete hayati bir rol düşüyor.
Türkiye’de yine zorlu bir sınavdan geçtiğimiz günler yaşıyoruz. PKK ve Türk Silahlı Kuvvetleri arasında son haftalarda artan çatışmalar ve yapılan eylemlerle beraber pek çok insan yaşamını yitirdi. Yitip giden bu yaşamlardan bazıları ana akım medya organları tarafından manşetlerden, büyük puntolarla verilirken diğerleri makbul ölümler olarak kabul edilmeyerek derin bir sessizliğe gömülmeye devam ediyor. Çatışmalar süredursun, köşeyazılarında, televizyonların ana haber bültenlerinde ya da radyolarda savaş çığırtkanları birbiri ardına açıklamalar yaparak daha büyük savaşlara davetiye çıkarmakla meşguller.
Türkiye’de 2009 Temmuz ayında “Kürt açılımı” olarak başlayan, ardından “demokratik açılım” adını alan, sonrasında da “milli birlik ve kardeşlik projesi” olarak adlandırılan süreç, pek çok tartışmayı da beraberinde getirdi. Barış ve demokrasi temennileri ile başlayan süreçte, terörle mücadele adına yürütülen operasyonlarla yüzlerce Kürt siyasetçi, aktivist ve binlerce çocuk tutuklandı, Demokratik Toplum Partisi kapatıldı. Ülkenin doğusunda sivillere yönelik operasyonlar hız kesmeden devam ederken batıda ise nefret söylemi rahatlıkla sokaklara taşınabildi ve Kürtlere yönelik linç girişimleri yalnızca Kürtlerle de sınırlı kalmayıp Türk olmayan tüm kesimlere yansıdı. Tüm bu gelişmelerle birlikte yine de Türkiye adına farklı bir sürecin başladığı bir döneme girildi.
Barış sürecine dair belli tartışmaların yürütülmeye çalışıldığı bir dönemden geçiyoruz. Demokratikleşme yönünde çok ciddi adımların atıldığı bu dönemde, öncelikli olarak silahların susması ve onurlu bir barış talebinin dillendirilmesi gerekiyor.
Geçtiğimiz günlerde gazetelerde şöyle bir haber yayımlandı: “Açıköğretim Fakültesi Jandarma ve Polis Önlisans Meslek Eğitimi programında çıkan final sorularından birisi şu idi: “Aşağıdakilerden hangisi kadına özgü bir davranış olarak kabul edilir? (a) Çokbilmişlik; (b) Baskıcılık; (c) Konuşkanlık; (d) Mantıksal düşünme ve (e) Kendine güvenme.” Cevap anahtarına göre sorunun yanıtı, (c) şıkkı yani “Konuşkanlık.” Bu soru gündelik hayattaki cinsiyetçi önyargıların yazıya dökülmüş hali. Böyle bir sınavda değil de bir magazin programında konuklara sorulsa belki anaakım medya için “haber” değeri olmayacaktı. Konu anaakım medyaya Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun açıklamasının ardından taşındı: “Yanlış anlamalara neden olacak bu tür soruların, sorular arasında yer almaması hususunda gerekli hassasiyetin gösterilmesini rica ederim." Yapılan bu müdahalenin işe yarayıp yaramayacağı ve Nimet Çubukçu’nun Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı iken cinsiyetçilik ile ne kadar mücadele ettiği bir yana, bu sorunun “polis ve jandarma eğitimi” bağlamında gündeme gelmiş olması oldukça düşündürücü. Erkek egemen bir kurumun adaylarına sorulan bu soru, buzdağının yalnızca görünen kısmı.
2008 yılının son aylarında alevlenen İsrail-Filistin Savaşı ya da İsrail’in Gazze çıkartmasıyla birlikte 2000’li yılların ileri teknoloji savaş takımlarıyla birkaç saniyede nasıl milyonlarca hayatın yok edilebileceğini ve yine ileri teknoloji haberleşme imkânları ile bu birkaç saniyelik yok etme eyleminin nasıl tüm dünyaya seyirlik bir malzeme sunabileceğini birkez daha görmüş olduk. Yirmi iki gün süren saldırılarda bin üç yüzden fazla kişi öldürüldü; on binlerce kişi evsiz kaldı; dört bin bina yıkıldı. Geride kalanlar için ise hayatın nasıl devam edeceğini zaman gösterecek. Savaşın kendisi kadar savaşı lanetleme girişimleri de üzerine düşünülmesi gereken konulardan birisi. Hele söz konusu kınama kampanyaları, İsrail’e savaş tatbikatları konusunda lojistik destek sunan Türkiye’de olunca bu konu ister istemez dikkatleri üzerine çekiyor.
Dünyada patlak veren ekonomik krizin, Ortadoğu'da devam eden savaş koşullarının gölgesinde, Türkiye, çözmemekte direndiği Kürt sorununda şiddetin yoğun olarak yeniden gündeme geldiği olağanüstü hal koşullarına geri dönüyor. Önceki dönemlerden farklı olarak bu sefer, ordunun faaliyetlerine ilişkin sert eleştiriler ana akım medyanın gündemini belirleyebiliyor. Bu eleştiriler ordu tarafından sert bir biçimde “yanıtlanmaya” çalışılsa da, yanıtların tatmin edici olmaktan uzak olduğu aşikâr.
Türkiye’deki askeri vesayet rejiminin şu dönemki hedeflerinden biri olan AKP, hem bu sürece verdiği tepkide hem de –DTP gibi– aynı rejimin hedef aldığı diğer odaklarla ortak tavır almak konusunda sınıfta kalmış görünüyor. Bunun da ötesinde, 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyenlere karşı kullanılan şiddet, AKP’nin, en hafif deyimle, antidemokratikliğinin somut örneklerinden sadece bir tanesi. Demokratikliğinin sınırları belirli bir partinin kamusal alanda izlediği muhafazakâr çizginin, özel alana ilişkin politikalara da yansıması kaçınılmaz.
Muhtıranın gölgesinde yapılan 2007 genel seçimleri, seçim öncesi işletilen antidemokratik sürece de tepki olarak algılanabilecek bir biçimde, CHP-MHP ve ordu ittifakının yenilgisiyle sonuçlandı. Seçimlerin ardından gündeme gelen anayasa değişikliği de demokratikleşme yönünde adım atmak isteyen kesimler için bir tartışma zemini yarattı. Bu zeminin gerçekten ne kadar verimli ve tartışmalara katkı sunacak şekilde kurulduğuna dair ciddi soru işaretleri halihazırda mevcut. Öte yandan, Kuzey Irak’a askeri operasyon düzenlenmesinin gündeme alınması, demokratikleşme yönündeki beklentilerin kırılmasına yol açarken ciddi bir baskı sürecinin de işaretlerini taşıyor.
Feminist Yaklaşımlar’ın 3. sayısını oldukça üzücü bir haberle yayınlıyoruz: Danışma kurulu üyemiz sevgili Tanya Reinhart’ı 17 Mart’ta kaybettik. Tanya Reinhart, hem dilbilim alanındaki çalışmaları hem de İsrail-Filistin konusunda yaptığı yayınlar ve açtığı tartışmalar ile saygıdeğer bir yere sahipti. Gerek akademideki gerekse aktivist alandaki duruşuyla, bu iki alanı birbirinden ayrıştırmaya dönük hâkim eğilimin aksine, akademi ile aktivizmi bir aradayaşatıyordu yaşatıyordu.